top of page

T.C.K.’nın 299. Maddesi Bağlamında Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu ve İfade Özgürlüğüne Etkileri

  • Yazarın fotoğrafı: Saliha ŞAHİN
    Saliha ŞAHİN
  • 10 Eyl
  • 5 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 24 Eyl


Cumhurbaşkanına hakaret suçu (TCK 299) nedeniyle ifade özgürlüğü kısıtlamasının topluluk üzerindeki kaygı verici etkisi, sosyal medya simgeleri eşliğinde.

Sosyal medyada siyasi bir görüş paylaşırken, gündeme ilişkin bir haberi yorumlarken ya da arkadaşlarınızla günlük bir sohbet sırasında hiç “Acaba bu sözlerim başıma iş açar mı?” diye düşündüğünüz oldu mu? Bu kaygı, Türkiye’de birçok kişinin ortak endişesi haline gelmiş durumda. Nitekim Adalet Bakanlığı verilerine göre yalnızca 2014–2020 yılları arasında 160.165 kişi hakkında Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla soruşturma açılmış olması, meselenin boyutlarını net biçimde ortaya koyuyor.


Ancak meselenin en ciddi boyutu, belki de bu rakamların göstermediği yerdedir. Soruşturma veya ceza alma kaygısı, milyonlarca insanı sosyal medyada, kamusal alanda, hatta arkadaş ortamında dahi düşüncelerini açıklamaktan imtina etmeye itmektedir. Hukukta “caydırıcı etki” olarak bilinen bu durum, toplum üzerinde yaygın bir otosansür iklimi yaratmaktadır. Bu iklim, yalnızca bireylerin ifade özgürlüğünü baskılamakla kalmaz, aynı zamanda farklı fikirlerin özgürce tartışılabildiği sağlıklı bir kamuoyu oluşumunu da temelden engeller. Dolayısıyla Cumhurbaşkanına hakaret suçu, yalnızca hukuki bir düzenleme değil, aynı zamanda günlük hayatı ve en temel haklardan biri olan ifade özgürlüğünü doğrudan etkileyen bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.


İfade özgürlüğü, Anayasa'nın 26. maddesi ile güvence altına alınmış olup, demokratik toplumun vazgeçilmez bir unsurudur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu özgürlüğün yalnızca toplum tarafından kabul gören veya zararsız bulunan fikirler için değil, aynı zamanda "incitici, şoke edici ya da endişelendirici" bulunan düşünceler için de geçerli olduğunu istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) de belirttiği gibi, ifade özgürlüğü "toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamanın, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlı" olduğu temel bir değerdir.


HUKUKİ ÇERÇEVE: KANUN ÖNÜNDE EŞİTLİK İLKESİ VE TCK m. 299

Modern hukuk devletinin temelini oluşturan en önemli ilkelerden biri, kanun önünde eşitliktir. Bu ilke, statüsü veya görevi ne olursa olsun tüm bireylerin aynı hukuki kurallara tabi olmasını gerektirir. Ancak TCK'nın 299. maddesi, bu temel ilkeyle çelişen ayrıcalıklı bir düzenleme sunmaktadır. TCK’nın 125. maddesi, herhangi bir vatandaşa veya kamu görevlisine yönelik hakaret fiillerini düzenlerken, 299. madde

Cumhurbaşkanına yönelik benzer eylemler için özel bir suç tipi oluşturmakta ve çok daha ağır yaptırımlar öngörmektedir.


Bu özel düzenlemenin hukuki gerekçesi, Cumhurbaşkanının şahsının devleti ve milletin birliğini temsil ettiği, dolayısıyla ona yönelen bir hakaretin sadece kişiliğine değil, aynı zamanda devletin manevi şahsiyetine ve saygınlığına yönelik bir saldırı olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ancak bu doktrin, gücü elinde bulunduran siyasi aktörlerin, kamusal denetimin bir gereği olarak daha yoğun ve sert eleştirilere maruz kalması gerektiği yönündeki evrensel demokratik ilkeyle taban tabana zıttır. Hukukun işlevi, kamusal gücü eleştiriye karşı zırhla korumak değil, halkın gücü denetleme hakkını teminat altına almak olmalıdır.


ULUSLARARASI HUKUK PERSPEKTİFİ: AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İÇTİHADI

AİHM, Türkiye'den yapılan çok sayıda başvuruda, TCK m. 299 ve benzeri düzenlemelerin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale teşkil ettiğini tespit etmiştir. Mahkeme, siyasi figürlerin kamusal rolleri nedeniyle daha geniş bir eleştiri marjına katlanmak zorunda olduğunu ve onlara özel koruma sağlamanın demokratik tartışma ortamını boğucu bir "caydırıcı etki" yarattığını istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır.

  • Pakdemirli/Türkiye Davası: Bir siyasetçinin, dönemin Cumhurbaşkanına yönelik “yalancı”, “iftiracı”, “Çankaya’nın şişmanı” gibi ifadeleri nedeniyle fahiş bir tazminat cezasına çarptırıldığı bu davada AİHM, yerel mahkemenin "Devlet Başkanının politikacılık sıfatından arınıp Devlet Adamlığı sıfatını kazandığı" ve bu nedenle daha fazla korunması gerektiği yönündeki gerekçesini reddetmiştir. Mahkeme, "suç alanında özel bir yasa ile artırılan korumanın ilkesel olarak AİHS’nin ruhuna aykırı olduğunu" net bir şekilde ortaya koymuştur.

  • Artun ve Güvener/Türkiye Davası: Gazetecilerin 1999 depremi sonrası dönemin Cumhurbaşkanını eleştiren yazıları nedeniyle mahkûm edildiği bu davada AİHM, eleştirilerin kamu yararını ilgilendiren bir konuda yapıldığını ve siyasetçilerin bu tür sert eleştirilere daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme, hapis cezalarının (ertelenmiş veya paraya çevrilmiş olsa dahi) gazeteciler üzerinde "caydırıcı bir etki" yarattığını ve bir devlet başkanına ayrıcalık tanımanın modern siyasi kavramlarla bağdaşmadığını tespit etmiştir.

  • Dickinson/Türkiye Davası: Bu dava, bir sanatçının dönemin Başbakanını Amerikan bayrağı desenli bir tasmayla tutulan köpek vücuduna montajladığı bir kolaj çalışması nedeniyle mahkûm edilmesiyle ilgilidir. AİHM, bu çalışmayı ülkenin dış politikasına yönelik, kamu yararı taşıyan bir tartışma kapsamında değerlendirmiştir. Mahkeme'ye göre hiciv, doğası gereği abartı ve kışkırtma içeren bir sanatsal ifade ve toplumsal eleştiri biçimidir ve bu nedenle verilen mahkûmiyet kararı ifade özgürlüğünü ihlal etmiştir.

  • Vedat Şorli/Türkiye Davası: Bu karar, Türkiye açısından bir dönüm noktasıdır. AİHM, Facebook paylaşımları nedeniyle tutuklanan ve ceza alan Vedat Şorli'nin başvurusunda, ihlalin münferit bir uygulamadan değil, doğrudan TCK 299'un varlığından ve yorumlanmasından kaynaklanan yapısal bir sorun olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme, bu tespitle yetinmeyerek, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 46. maddesi uyarınca Türkiye'ye, Türk Ceza Kanunu'nun 299. maddesini Sözleşme ile uyumlu hale getirme, yani yasayı değiştirme yükümlülüğü yüklemiştir.


AİHM'in ifade özgürlüğüne ilişkin bu ilkeleri, yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. Mahkeme, tüm üye devletlerden gelen başvurularda aynı evrensel standartları uygulayarak, siyasi eleştirinin demokratik toplumlar için vazgeçilmez bir değer olduğunu tutarlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Farklı ülkelerden gelen başvurularda da benzer sonuçlara ulaşılması, bu yaklaşımın ne kadar köklü olduğunun bir kanıtıdır.

  • Lingens/Avusturya Davası: Gazeteci Lingens'in, dönemin Avusturya Başbakanı Kreisky hakkında kullandığı "adi oportünizm", "ahlakdışılık" ve "şerefsizlik" gibi ağır ifadeler, AİHM tarafından kamuoyunu ilgilendiren ateşli bir siyasi tartışmanın parçası olarak kabul edilmiş ve ifade özgürlüğü kapsamında korunmuştur.

  • Otegi Mondragon/İspanya Davası: Basklı siyasetçi Mondragon’un, anayasal rolü gereği silahlı kuvvetlerin başkomutanı olan İspanya Kralı için "işkencecilerin şefi" ifadesini kullanması AİHM tarafından incelenmiştir. Mahkeme, ifadenin şiddete teşvik içermediğini ve Kral'ın kurumsal rolüne yönelik bir eleştiri olduğunu belirterek, devlet başkanlarına özel yasa ile ayrıcalıklı koruma sağlamanın AİHS'ye aykırı olduğuna karar vermiştir.

  • Eon/Fransa Davası: Bir protestocunun, dönemin Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin daha önce kendisinin kullandığı ve meşhur olan "Defol git, geri zekalı" ifadesini bir pankartta kullanarak hicvetmesi nedeniyle aldığı sembolik para cezası dahi AİHM tarafından orantısız bulunmuştur. Mahkeme, hicvin ve siyasi eleştirinin bu tür kışkırtıcı biçimlerinin de korunması gerektiğini vurgulamıştır.


ULUSAL HUKUKTAKİ YANSIMALAR VE ULUSLARARASI TAVSİYELER

AİHM’in bu net duruşuna rağmen, Türkiye’deki yargı pratiği çelişkili bir tablo sunmaktadır. AYM, 2016 yılında TCK 299’un iptali istemini, Cumhurbaşkanının devleti temsil etmesi nedeniyle şahsında devletin saygınlığının korunduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Avrupa Konseyi’nin danışma organı olan Venedik Komisyonu ise TCK 299'u incelediği raporunda, maddenin Avrupa’daki genel eğilimle uyumsuz olduğunu, hapis cezası öngörmesinin açıkça aşırı olduğunu ve "ifade özgürlüğü ihlallerini önlemek için tek çözümün, bu maddenin tamamen yürürlükten kaldırılmasından ibaret olacağını" belirtmiştir.


SONUÇ

Anayasa'nın 90. maddesi, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmaların kanun hükmünde olduğunu ve kanunlarla çelişmesi halinde anlaşma hükümlerinin esas alınacağını amirdir. Bu anayasal ilke ve AİHM'in bağlayıcı Vedat Şorli kararı, TCK 299'un mevcut haliyle uygulanmasının hukuken sürdürülemez olduğunu göstermektedir.


Her bireyin şeref ve haysiyetinin korunması bir hukuk devletinin görevidir. Ancak bu koruma, siyasi makam sahiplerine eleştiriye karşı mutlak bir dokunulmazlık sağlamamalıdır. Mevcut haliyle Cumhurbaşkanına hakaret suçu, ifade özgürlüğüyle bağdaşmayan ve kanun önünde eşitlik ilkesiyle çelişen bir ayrıcalık yaratmaktadır. Daha da önemlisi, yarattığı “caydırıcı etki” ile toplumda bir korku ve otosansür iklimi oluşturarak kamusal tartışma alanını daraltmakta ve demokratik denetim mekanizmalarını zayıflatmaktadır. Hukuken en tutarlı çözüm, AİHM ve Venedik Komisyonu’nun da işaret ettiği gibi, bu maddenin yürürlükten kaldırılması ve Cumhurbaşkanına yönelik hakaret iddialarının, diğer tüm vatandaşlarda olduğu gibi TCK’nın 125. maddesindeki genel hükümler kapsamında değerlendirilmesidir. Böyle bir reform, hem kanun önünde eşitlik ilkesini güçlendirecek hem de Türkiye’nin demokratik tartışma kültürünün gelişmesine önemli bir katkı sağlayacaktır.



 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page